11 Nisan 2011 Pazartesi

rüyalar

bu aralar daha uykuya düşmeden rüya görmeye başlıyor, sabah saatin zilini "bi dakka be daha rüyam bitmedi" diye kapatarak bitmek bilmez rüyalarıma kaldığım yerden devam ediyorum.
bir süredir devam eden rüyalarımda başka biri olma hali biraz abardı bu aralar. rüyasında çaydanlık, napolyon falan olabilen çatlakları hep kıskanmışımdır, ben çinli bir görünümde de olsam benim hep rüyalarımda. ama hiç davranmadığım gibi davranıyor, hiç düşünmediğim gibi düşünüyorum.
geçen gecelerden birinde rüyamın konuk oyuncusu bir dönem garip bir aşk beslediğim dünyanın en güzel erkeğiydi. beni görmeye gelmiş ve benimle konuşmaya çalışıyor, ilgileneceğimi düşündüğü konuları açıyor, bense onun sorularına "ha öyle mi ben pek politik takılmıyorum bu aralar, hiç de umrumda değil memlekette ne olduğu gibi" cevaplar verip geçiştirmeye çalışıyordum. bir sonraki planda labaratuvarımdaydım, pratik salonundan sesini duyuyordum beni soruyordu ordakilere, beni o kadar güzel tarif ediyordu ki kendimi bişey sandım ama ben bi an önce kaçmak ve izimi kaybettirmek derdindeydim. tam kaçarken yakalanıyordum, tüm olgunluğuyla yine benle iletişim kurmaya çalışıyor ben yine öküzlüklerimi doruğa çıkartmak için kendimle yarışıyordum. allah belanı versin senin bilinçdışı gibisi, ne diyim sana artık.

yalnız daha garibi bazen çok dehşet verici rüyalar görüp hiçbir dehşet duymadan içinde yer almam oluyor. mesela dün gece gördüğüm rüyayı anlatmayı çok istedim ama yemin ederim ki maruz bırakacağım dostlarıma kıyamadım. rüyaların anılardan daha farklı bellek kayıtları oluşturduğunu ve silinmeye daha az dirençli olduklarını düşündüğüm için -evet hakikaten de zahmet edip doğrulamadım bu düşünceyi- buraya yazacağım bunu. rüyamda kafamı bedenimden ayırmışlar ve sanırım tıbbi bir değeri olan bir çubuğa takmışlar, vücuduma ise teşhis amaçlı otopsi benzeri birşey yapıyorlardı, tüm organlarım açıktaydı, ama ben olduğum yerden süper ilginç bişey izler gibi izliyordum olan biteni. aslında önce sigaradan kapkara olmuş ciğerlerimi görmeyim diye bakmadım, sonra merakıma yenik düştüm "kalbimi çıkarsana bakayım" dedim doktorlardan birine, o da eline alıp gösterdi, kalbim adamın elinde atıyordu. "ilk defa ışık görüyor iç organlarım, demek ki ilk defa renkleri var" ve "keşke beynimi de görebilsem, meğerse yokmuş" benzeri geyikler yapıyordum adam da bana oklahomada geliştirilen bir yöntem sayesinde çok yakında bunun da mümkün olacağına söylüyordu, "peki ben kendi beynimi, o esnada beynim benim bedenimin dışındayken nasıl algılayabilirim?" diye soruyodum, adam da hiç ikna edici olmayan ama karmakarışık uzun açıklamalar yapıyordu, ben de artık sıkıldığım ve biraz da iki saattir bağırsaklarımı yerinden çıkarıp inceleyen adamın onları tekrar aynı şekilde yerleştiremeyeceğinden korktuğum için "ha evet anladım, süpermiş hakikaten" diyordum. ama zerre kadar dehşet ve korku duymuyordum ve hatta şimdi yazarken de dehşet verici gelmiyor.

15 Mart 2011 Salı

keşke hiç kişilik testi çözmeseydim

bu aralar hayatımdaki en heyecanlı şey hiçbir şeyi doğru düzgün yıkamayan bulaşık makineme düzenlediğim operasyonun işe yarayıp yaramadığı. sınav gecesi bu gece öyle bekliyorum işte.

psikoloji okumaya başladığımda ve hatta diplomamı alıp "napcam şimdi" diye düşünmeye başladığımda, hatta ve hatta karşıma çıkan her şeyin ilgimi çektiği "zihinsel engellilerle çalışayım ben, yok yok galiba en iyisi travma yine" zamanlarımda bile aklıma en son gelen şey bi labaratuara kapanmaktı. kolaydı bizim lisans dersleri, sınavdan önce bi gece notlara göz gezdirdin mi geçiyodun, hatta göz gezdirmesen de geçiyodun. bu formülün tutmadığı tek dersim öğrenme dersiydi, üç kerede zor verdim o dersi. aynısı lisede biyoloji dersinde de başıma gelmişti, biyoloji konusundaki gerizekalılığım dillere destan, kulaklara küpe olmuştu gel gör ki ben mutluluğu nerde buldum şimdi; fizyoloji labaratuarında sıçan izlemekte.

şu kişilik testleri, kariyer seçim envanterleri, lise boyunca ağzımıza burnumuza soktukları tüm o ölçümler bi boka benzeseydi benimkilerin sonucunda "sanatçı, sanatçı tam sanatçı al götür koy louvre'un ortasına" yazmaz ve ben de tüm lise yıllarımı "sanatçıyım ben yeaaa" diye össye hazırlanmaya bile zahmet etmeden ortanın üstüne çıktığından bile emin olamadığım yeteneğimi geliştirmek adına kara kalem, kil ve suluboya arasında heba etmez ve belki şimdi genetik mühendislerine bile tepeden bakan hekimlerden biri olurdum.

hayvan kullanım kursu açıldı sonunda, formalite gereği bi sertifikam olması lazım, gidip sınıfta oturuyorum bütün gün, hayatımdaki bu heyecan patlaması biraz da bu yüzden sanırım. ama bu akşam yeni sıçanlarımı götürmek için labaratuara gittim, nasıl özlemişim. bi de ayyüzlüm sağolsun pırıl pırıl temizlemiş ortalığı, beni oraya gömseler gam yemem.

26 Şubat 2011 Cumartesi

gevezelik


biraz grafoman bi sevgilim vardı, eski defterlerinin boş sayfaları, plan proje kağıtlarının, hesap defterlerinin, ders notlarının arkasından karaladığı birşeyler çıkardı hep. O zaman mahremiyet ilkesinden bi haber miydik, umrumuzda mı değildi her bulduğumu okurdum, kavga çıkarttığım bile olmuştur "hani burçakla aranızda hiç bişey olmamıştı" falan diye. böyle şeyleri düşününce ekşi sözlükteki otuzluk ablalarından sözlük genç kızlarına öğütler başlığına yazasım geliyor, boşu boşuna böyle yormayın kendinizi otuz yaşına gelince sevdiğiniz adamın facebook sayfasına bile bakmaz olacaksınız diye.

otuz yaş güzel şeymiş netekim, zaten ben 29a girdiğim anda sorana sormayana 30 yaşındayım demeye başladığım için -29 çok pis bi yaş, 30muşsun da yalan söylüyomuşsun gibi- o psikolojik eşiği de pek tınmadım sanırım. başlangıçlı bişey bi kere 30'lu yaşlar var yeni başlıyor ama önemli bazı şeyler de bitmiş kabul ediliyor, mesela artık "böyle diyosun ama ilk sen evlenir, 3 de çocuk yaparsın", "şimdi sen mezun olunca sosyete psikologu olursun ne gülerim ha" laflarını falan duymuyorsun, olmuşsun işte ne olacaksan. çok da olmamışsın ama gençsin biraz hala.

bu aralar üniversitede, kafede, barda benden 10 yaş küçük gençlerin muhabbetlerine falan kulak misafiri olduğumda yaşlandığım için ellerimi açıp şükredesim geliyo. o toyluk, o kendini beğenmişlik bi de karşısındakini aptal yerine koyma mallığı da eşlik ediyorsa, ne çekilmez, ne itici yapıyor en isa tasvirine benzeyen güzelim oğlanları bile. yaşıtlarım arasında saçı dökülmemiş erkek kalmadığında, uzun saç fetişim beni genç erkek düşkünü dejenere bi kadına dönüştürür mü diye korkmuyorum artık sayelerinde.

ne diyordum nasıl dağıttım konuyu, yaşlandıkça bunlar da geçiyomuş geçen brain story belgeselinde izledim, yaşlılar aynı anda hem kelime dizisi ezberleyip hem de engellerin üzerinden geçerek yürümeyi başaramıyolar. birini yaparlarsa diğerini yapamıyorlar. ama gençler yapabiliyor bunu. belgeselde bunu yaşlılığın az göreve daha iyi odaklanma becerisi getirmesi olarak iyimserce yorumlamışlar ama bana lazım biraz o beceriden...neyse diyodum ki şu grafoman sevgilimin yazdıklarını okurken onu yazdığı sırada oğuz atay mı, vedat türkali mi okuyor çok belli olurdu. ben de bu aralar pucca'nın blogunu okuyorum, biraz fazla okudum galiba onu okurken aklımdan hep burda yazdığıma benzer cümleler geçiyor. yazmaya başlarken vazgeçmiştim "bana göre değil böyle laubali biçimde kendinden bahsetmek" diye, sonra dedim ki iki buçuk kişi takip ediyor zaten blogumu, biri sütyen askımın ne renk olduğunu bilir, diğerine de beynimin, duygularımın haritası olsa açar gösterirdim kimden çekincem, bu laubaliliği de yaptım gitti.

yalnız kendilikle ilgili yeni tanımlar yapmamız gereken bir çağa girdik sanırım, internet yüzünden oluyo sanırım hep. herkes ne kadar kıymetli, herkesin sözü, herkesin fikri ne kadar değerli, herkes ne kadar dünyanın en bişeyi, ben biraz yorulmaya başladım. hele de allahın belası meslektaşlarımın -şu meslekten bu kadar soğumamın birinci sebebi stklardaki pay kapma kavgasıysa, ikincisi de onlardır- ekmek teknesi dinlemek ve anlamakken görünürde, bir tanesi mi sorduğu soruya verilen cevabı bile aklına gelen ilgisiz bişey için bölmeden dinlemeyi beceremez? geçen sene her toplantıdan sonra bir sivilce çıkarırdım, neyse ki bu sene 30 yaşındayım, gülüp geçemesem de geçen seneki kadar dert etmiyorum.

ama sanırım şöyle oluyor bu durum, bu insanların psikolog olma isteğinin altında güç arayışı yatıyor temelde, bi de buna kolay yoldan ulaşma uyanıklığı tabi. sonra al eline en güçlü iktidar aygıtlarından birini; "değerlendirebilme yetisi"! hanfendi almış diplomasını, ordaki herkeste var aynı diplomadan ama bir şekilde onlar kendi kadar yeterli değil, doğru okuldan mezun değil, doğru ekole angaje değil, doğru bir cv'ye sahip değil, gözünün üstündeki kaşı doğru yerde değil, değil işte değil, en yeterli, en psikolog o. görmedin bile bahsedilen insanı hiç bilmessin sus di mi? yok hayır konuşucak "kişisel öfkelerini politik bir dile tercüme etmek yoluyla" diycek önyargılı olduğu insanı itin götüne sokcak illa. ya da önyargıya bile gerek yok, yapabiliyor ya, o yetkiye sahip ya, yapsın anasını satayım.

bi de şu "öfkeli" sıfatına atfedilenler de beni küplere bindiriyor. öfkeliysen mutlaka haksızsın. en olmadık şeyi en ahlaksız biçimde öne sürmüşsün, öfkelenmiyim de napıyım. sonra "öfkelisin feneradası", yani "haksızsın". sen bunu kabul etmeyip biraz daha öfkelenirsen, "sert"sin, sen orda yokken de "kişilik bozukluğusun" falan kimbilir.

daha fazla öfkelenmeden sonlandırıyorum ben bu girişi.



8 Kasım 2010 Pazartesi

araba rüyası

babamın bir sürücü kursu var(dı) ama ben hiç ehliyet almadım, hayatımın komikliklerinden biridir bu da. nasıl olsa bir araba almamı gerektirecek bir hayatım ve zaten araba alabilecek param falan olmayacaktı, sanki doğduğumdan beri biliyorum bunu. ama rüyamda ilk değil, belki üçüncü dördüncü kez araba sürüyorum hem de kendi kendimi şaşırtacak bir beceriyle. her zamanki gibi googledan arattım rüyada x, y, z görmeyi freud, jung ve envai çeşit mistikler nasıl açıklamışlar diye, insanın kendi hayatına ilişkin kontrolü eline alması demekmiş. bu bir saniyelik ego beslemesinden sonra asıl meseleye geçiyorum ki dün gece arkamdan da biri geliyordu, benim araba sürmeyi bilmediğimi çok iyi bilen biri. kimdi hatırlamıyorum ve galiba rüyada da bilmiyordum ama "hay allah az önce sürdüm arabayı ama ya bu tip şimdi arkadan bindirirse bana" diye epey bir kaygılanıyordum. bu kaygımı çaktırmayıp anahtarları aldım ve o beyaz arabayı kırk yıllık ralliciler gibi sürdüm ama o tip beni korkutuyordu, hala da korkutuyor. niye takılıyorsun arkadaşım benim peşime? yürü git yolundan haliçten karşıya geçme. (haliçten karşıda kimse oturmaz)

20 Nisan 2010 Salı

shall I compare thee to a summer day?

neden bu kadar güzelsin, neden sadece duyulara seslenen bir güzellikle yetinmedin de neden söylediğin her söz, attığın her adım bu kadar güzel....bunun bir sebebi olmalı, bu kadar şaşırtıcı birşey sadece rastlantı olamaz, bunca güzel olmanın sebebi değilse bile bir anlamı olmalı. bu sadece genlerin doğru dizilimi ya da özgür bir zihinle, tertemiz bir vicdanla açıklanamaz, olamaz...

18 Mart 2010 Perşembe

rüya yine

bu rüyayı yarı uyur yarı uyanık bir şekilde gördüm ama lucid değildi, uyanıyor uzun bir süre rüyada olanlar üzerinde rüya olduğunu fark etmeden düşünüyordum, sonra yatakta olduğumu fark edip rüyadan çıkabilecek anlam üzerine düşünürken uyuyakalıyor ve tekrar aynı rüyayı görmeye devam ediyordum, bu kısa aralıklarla uzun süre devam etti. uykuyla uyanıklık arasında zihnimin bana oynadığı oyunun sabaha kadar farkına varamadım. sabah da ayrıntıların çoğunu unutmuştum zaten, aklımda kalanlar bunlar;

ama bu rüyanın ilginç veye korkunç bir yanı da yok. yağmur ve biri daha benim evimdeydik ama benim evim, benim şimdiki evim değildi. birkaç katlı, müstakil kapısı dışarı açılan bir evdi, benim evimdi ama aynı zamanda kız yurduydu da. onlarla girişteki salonda konuşuyorduk,cigara sarıyordum ama burası çok gerçekçiydi tüm ayrıntılarıyla görüyordum nasıl sardığımı, kullandığım kağıdın markasını bile hatırlıyorum. sonra birşey almak için aşağıya iniyordum, yanyana bir sürü yatakta kızlar uyuyordu ama hepsi uyuyordu.

yağmur giderken ona sarılıyordum, kemiklerini hissediyordum, garipti çünkü hiç de zayıf biri değildir gerçekte, rüyada da buna şaşırıyordum ama sanırım buna gerçekte zaten şaşırdım.


24 Ocak 2010 Pazar

en acayip gücümüzdür

hayat canlıların kendi sonlarına doğru hareketinden ibaret bir süreç. tarih diye adlandırdığımız şey tarihe karışanlarla yazılıyor. ve eğer sen artık anabolizmik değil katabolizmik bir canlıysan tarihe karışanların sayısı çevrende her geçen gün biraz daha artıyor. bayram ziyaretlerinin sabiti deden tarihe karışıyor, eski sevgilinin senden nefret eden annesinin cadalozluğu tarihe karışıyor, üniversite arkadaşının çocuksuz militan genç kadınlığı, bi avuçluk mıncığın küçük emrah suratı, kuzeninin 3 yaşındaki bombeli yanakları, kardeşinin kendisinden "kardeş" diye bahsettiği zamanlardaki arabası hepsi bir daha asla dokunmanın mümkün olmadıkları en uzağa, geçmişe gömülüyor, tarihe karışıyorlar.
insan doğan, yaşayan, algılayan, düşünen, muhakeme eden, seçen, ölen ve direnen bir varlıktır ve en çok da ölüme direnir. tüm memeliler, belki tüm omurgalılar doğuştan getirdikleri (innate) korkuların ardından saklı senaryodaki ölüm bilgisiyle yaşar ve buna direnmek için öğrenirler. o yüzden de bu canlılar korku ve anksiyete üretirler. insanda ise bu başka biçimler de alır ama konumuz bu değil...konumuz angelus novus. geçmişin geri dönülemezliğini kavradığı anda duyduğu korku ve anksiyete ile tarih meleği.

insanda yanlış tasarlanmış, maladaptif bazı şeyler olduğu düşüncesine hep yakın durdum. bunun bir parçasının da henüz fiilileşmemiş ama her an fiilileşebilir bir gelecekte olduğundan başka hakkında hiçbir şey bilmediğimiz "ölüm" e dokunduğu, ordan geçtiği çok açık bence.

bugün l'ye dokuların bioyolojik yaşlarının aynı olup olmadığını sordum, değillermiş. herşeyin kendi yaşam döngüsü olduğunu sosyal düzlemde kavramak daha kolay elbette. dokunmaya doyamadığın uzun saçları tarihe karışsa bile bir eski sevgiliyle aynı kelimeler ve aynı rahatlıkla konuşabilmek direnmektir ne de olsa, zamana değilse de ölüme. hala ölmemiş bir geçmişin izlerini taşıyan ilişkilere tarihi anıt özeni gösterilmesinden yanayım.


22 Ocak 2010 Cuma

imkansız

uzak ülkelere ya da galaksilere değil en yakına, en küçüğe doğru bir yolculuk yapabilmenin mümkün olmasını istiyorum. sinaps boşluklarında gezinerek agonistlerin reseptörlerle birleşmesini hücre içinde çekirdeğe doğru giden ikincil habercilerin protein sentezini nasıl tetiklediğini görmek istiyorum.

18 Ocak 2010 Pazartesi

disko disko partizani

nostradamus'un yerinde olsaydım kehanet ederdim ki insanlar bundan dört yüz yıl sonra sık sık kendi rezilliklerini açık açık anlatan şarkılarla dans etmek için çirkin, karanlık ve gürültülü yerlere tıkılacaklar. tarihin en saçma ritüelini gerçekleştirmek için çıldıracak, gerçekleştiremediklerinde çok üzülecekler.
ı want you to be crazy 'cause you're stupid baby when you're sane...

2 Ocak 2010 Cumartesi

a great day for freedom

şimdi takip eden herkesten(sayıyla 2) özür dileyerek sosyololojik bir tespit uğruna sizi şiddete maruz bırakacağım. bunun etik sorumluluğunu almaktansa suçu 80'lerde emekçi mahallelerindeki çocukların soba kurumu, istiklal marşıyla açılan trt kurumu, rutubetten küflenmiş aile kurumu ve yüksek doz militarizm ve turgut özal'a kapuska eşliğinde maruz bırakıldığı küçük salonlara atacağım lakin aşağıda görüntülerini paylaştığım bu cinayet orada gerçekleşti.




"dıt dıt dıt dıt...saat sekiz" diye başlayan haberler bu idamı haber verdiklerinde annemle babam salonun iki ayrı kapısından içeri girip haberi ayakta dinlediler sonra bütün gece ikisinin de ağzını bıçak açmadı. o gün kurşuna dizilmesini izlediğimiz bu adamın fonetik uyumu çok hoş olan ismi bir haftadır o ekranın ve benim düşüncelerimin "kötü adam" kadrosunda yer alıyordu. her ne kadar bir insanın karısıyla beraber öldürülüp de cesedinin karadenize atılması fikri beni ürpertse de buna dünya böyle kötü insanlarla doluyken hiç kimseye bir kötülük yapmamalarıyla gurur duyduğum annem ve babamın üzülmesi bundan 6-7 yıl sonrasına kadar anlayabileceğim birşey olmayacaktı. ama o gece bunu düşündüğümde annemle babamın kendi aralarında oynadıkları bir oyunun kuralı gereği böyle davranıyor olduklarına karar vermiştim.

artık nikolay ve elana'nın tüm dünyanın gözü önünde bir duvar dibinde kurşunlanıvermesinin üzerinden 20 yıl geçtikten sonra artık annemle babamın bu iki insanın cesedinde can çekişen reel sosyalizme üzülmüş olduğunu anlayabiliyorum.
ama bu reel sosyalizm...bu her zaman biraz netameli. aklı sosyalizme uğramış olan hepimiz için farklı tutumlar aldığımız bir eski sevgili gibi. hala aşık olanlarımız da var, adını anmak istemeyenlerimiz de. ..ama bir sürü pişmanlık ve hep keşke dediğimiz.

30 Aralık 2009 Çarşamba

günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır

1. Tek çıkış umutlarıyla aralarına duvar çekilen gazzelilerin yitirdiği ölüler artık burda senin dumanaltı salonunda...
2. kürt halkının politik temsiliyetine yapılan saldırılar, bir barış gemisinin daha ka'nın korktuğu gibi batması....
3. barış, kardeşlik laflarını kimseye kaptırmayıp da kürt halkına bir daha bu iki halk arasındaki kardeşlik umutlarını toptan rafa kaldıracak sinme politikalarını barış diye dayatanlara masanın altından bacak sürten solcular....
a. samuel yazmıştı, kürtlere akıl verme komiteleri..
b.faşistinden ulusalcısına, sosyalistinden sol liberaline kadar hepsinden alt metni "bir kürt asla eşit olamaz bir türk'e" önyargısı olan kitle tahlilleri, politik tespitler, stratejik hesaplar.
4. bunlar ve bunlar. bir yandan her yerde ellerinde telsiz, ceplerinde silah, siyah arabalardan inen takım elbiseli adamlar var. ve bu adamlar ve başka uzantıları kürtçe şarkı söyledin diye ve hatta sadece canı sıkıldı diye çekip vurabilirler seni. sadece seni değil bahçesinde oynayan kürt çocuklarını da. öyle istedi diye...belki korktu diye. ..belki korkacak birşeyi olmadığı için.
5. bir yandan ışıl ışıl, rengarenk insanlarla dolu dünya. hedy epstein 85 yaşında yahudi bir kadın, hayatı boyunca faşizm ve ayrımcılığa karşı savaşmış; bugün de gazzeliler için açlık grevinde...bugün yüzlerce kürt olmayan türkiyeli, kürt kardeşlerine omuz vermek için bdp üyesi olacaklar...belki de bu elele verme düne dek savaşın malzemesi olmuş insanların bugün barışın öncüsüne dönüşmesine yol açacak.
6. bugünü doğru yaşamanın ve ütopyaları bugünden kurma çabasının harekete dönüşmeye başladığı bir çağdayız. ışıl ışıl bir ekranın ardından tüm olanları ve olasılıkları görebiliyoruz belki de ondandır.
7. sağolasın walter benjamin. şimdiki zaman kayıp giderken tutunmanın yasalarını öğrettiğin için.
8. peki şimdiki zamanın kayıp gitmesinden hüzün duymamayı kimden öğreneceğiz? (öğrenilmez yaşanır mı yoksa, yoksa bu da kedilerine eşeleme hareketi gibi bir "türe özgü davranış" mı?)

9. ben öğrenemedim orası kesin...bazıları daha kolay öğreniyor. genetik olabilir bu öğrenme yeteneği, kardeşim de öğrenemedi çünkü. hala dünde yitip gitmiş nesne ve imgeler topluyoruz ikimiz de.
10. öğrenmek çok matah bişey mi diye düşünüyor insan bunu ilk fark ettiğinde ama işte tam da ka'nın hediyesinde söylediği gibi "tanıdığım herkes hala hayattaydı" cümlesini kurmak da geri dönüşsüz bir kopuşa yol açıyor. ilk cenazeye katılma yaşı ile olgunluk arasında ters bir korelasyon olmalı, insan 28 yaşına gelmiş de hala ailesindeki insanların ölümsüz olduğunu sanmışsa bunu fark ettiğinde bi tuhaf oluyor.
11. hem sonra doğa da, toplum da hiç iyi davranmıyor açıkçası insana, yüzyıllardır doğayı sömüren bir sisteme onay vermiş olmanın bedelini fiziksel, insanları sömüren bir sisteme onay vermenin bedelini ise bitmek tükenmez psikolojik aksamalarda bir güzel ödüyoruz, görün bakın kızılderililer haklı çıkmadı mı?
12. gerçi bunu derken bir taraftan insanlığın doğayı anlamak konusunda atmış olduğu adımları görmezden geldiğimin de farkındayım, ortalama insan ömrünün uzaması falan filan işte. "amansız hastalık"tansa "H1N1"virüsünden ölüyoruz artık, bu bile bişeydir.
13. cümlenin içinde ölüm varsa geri kalan tüm kelimeler "hiçbirşey"dir.

14. bu aralar bir "savaş" iki "hastalık" gündemi var, ikisinin de yolu ölümlere çıkıyor. artık kötü hastalıkların teşhisleri konulabiliyor benim arkadaşlarıma da.
15. şu geçirdiğim grip azılı bir domuz gribi olabilir ve belki ben de "sapasağlamdı ama öldü" başlığı altında bir gazete haberi olabilirim. düşünürken afakanlar bassa da bu hepimizin başına gelebilir. hatırlatmak da bana mı düştü? hatırlamadan yaşayınca insan kendini şapşal hissedebiliyor sonrasında da o yüzden yani...

16. pavlov deneylerini yaparken asistanlarından biri bolşevik devrimini haber vermiş, pavlov "böyle abuk subuk haberlerle benim çalışmamı bölmeyin" diyerek kovmuş adamı...bu çağda bu memlekette desin bakalım bunu pavlov efendi? "projeniz onaylanmamıştır" diye bi zarf alıversin bakalım rektörlükten, fareyi karşılarız ama köpeği karşılayamayız falan dese bütçe insanları pavlova.
17. bilim burda her zaman politikadır, çoğunlukla da psikoloji...
-bu deneydeki kullanılacak malzemeler ve oda sayısı yeterliliği açısından x labaratuarının uygun olduğunu düşündüm.
-orda yapamazsın deneyini
-neden?
-çünkü ben ordaki hocayla kavgalıyım.
hahahaa. bu diyalogun böyle olduğunu mu sandınız hakkaten? ilk cümleden sonrası "katiyyen sorma bile böyle birşey, unut o işi" gibi bir otorite yansıttı üstüme pek sevgili antifaşist hocacım.
18. 60 fareyi öldürdükten sonra aynı insan olacak mıyım onu merak ediyorum.

19. haftalardır labaratuar ve dünya arası gidip gelen düşüncelerim gece yatağa yattığımda ve bir de ka'nın hediyesini alınca üzerindeki yasağı tam kaldırmadığım "ben" bölgesine uğradı.

20. güle güle boncukkedi. bir kedi cenneti varsa benim kediciklerime selam söyle oldu mu, hem oynarsınız da belki hep birlikte...

17 Kasım 2009 Salı

ellis'e iade-i itibarım

gün gelip de anarşizan bir çabanın altından kognitif davranışçı terapinin en eski yaklaşımının çıkacağını rüyamda görsem inanmazdım.

gerçekçi ve rasyonel olmayan bir ruh halinden kurtulmanın yolunu bulmaya çalışırken ellis'i yeniden keşfetmek düşüncenin bir cilvesi olsa gerek. ya da dünyanın...neyse düşündüğüm yöntem şuydu

1. yazmak. kimsenin okumayacağını bilerek olduğu gibi yazmak.
2. sürekli yazdığını okumak ve düzeltmek.

burdaki asıl çaba şu; devrik cümleleri ve irrasyonel çıkarımları ayıklamak.

bu sürekli rekonstruksiyon sonucu en büyülü şeyler bile renksizleşiyor, o büyünün kafasından vazgeçmeye hazır olmadan girişmemek gerekiyor bu iş. ya da girişsen de fayda etmiyor zaten bunu yapacak motivasyonun olmuyor.

14 Kasım 2009 Cumartesi

rüya V

bir zamanlar üyesi olduğum partide az konuşulur, çok iş yapılırdı. örgüt denen şeyin nasıl birşey olması gerektiğine kafa yormuş olan herkes bilir ki bu etkin ama geriletici bir tarzdır. zaten çok gerilemeden kaçtım, onlar gerilemeye devam ettiler. en son kemalist bir yatakta threesome için birilerini daha kandırma peşindelerdi, bi de bayrak derler bazı bazı, vatan falan, sık sık emperyalizm ve satır aralarında binlerce kere ulus devlet. Ama hep devlet, hep iktidar, ağababalarına her daim konfor, kitlelere konformizm.

dün rüyamda onlar vardı, parti ise kocaman bir bardı. sonradan nasıl olduğunu kimsenin anlamadığı bir şekilde parti başkanı yaptıkları yoldaşım (kalbimde bir yerlerde hala yoldaşımdır) barın kapısında duran gözleri uykusuzluktan kaymış bir bodyguarddı halbuki o adamın ne olursa olsun yorgun göründüğüne uyukladığına şahit olmuş değilim, dedim ya severim kendisini. halen onların kimliğini cüzdanımda taşıdığım zamanlarda bir sevgilim vardı onun da cüzdanında bir adet amblemli kimlik vardı ama o sevmezdi bu sonradanbaşkanolmuşyoldaşımı...sonradan başkanolmuşyoldaşım da ondan hiç hazetmezdi, hatta galiba onunla sevgili olduğum zamanlardan benden de...20li yaşlarını sürüyordu herkes, böyle şeyler olur ergenlikte.

işte o bara o eski sevgilinin ablasıyla gittim. (kendisinden birkaç yıldır, ablasından da tanıdığımdan beri hiç hazetmemekteyim bu arada bunu söylemem lazım) sonradanbaşkanolmuşyoldaşımla bir masaya oturduk, mutsuz olduğunu anlatıyordu adam ablaya, "öldürdüğüm kızımızın laneti üstümde" diyordu ve gerçekten de çok mutsuz ve hatta kahrolmuş görünüyordu. onları yalnız bırakmam gerekiyordu (ahlaki olarak) ama başka bir ahlak meleği de doğru olmayan birşeyler döndüğünü söylüyordu çünkü gerçekte bu ikisinin arasında birşeyler geçmediği gibi, o kürtaj hikayesinin de ne kadar başka bir hikaye olduğunu hem gerçekte hem rüyada çok iyi biliyordum. onları yalnız bıraktım sonunda ve barı(partiyi) gezmeye başladım. bir salonda mk toplantısı yapılıyordu, oraya girdim, ne de olsa bar, gizlilik güvenlik ayağı çekmediler bana. herşey eskiden nasılsa öyleydi, şimdi ismini unuttuğum insanlar falan ama gariptir yaşlanmışlardı. 5 yıl içinde eskimişlerdi gerçekte olması gerektiği gibi. "eşyaları toz kaplıyor insanları yaşlılık" diye düşündüm, söyledim de galiba bunu onlara.

masaya geri dönerken birbirine bağıran çağıran insanlara rastladım ki bu o örgütün geleneği gibi bişeydir, üstler astlarına bağırır durur habire (düşündükçe öfkeleniyorum)

sonra olmazolasıca ablayla birlikte dışarı çıktık, sabaha karşı istiklaldeydik ve o bana kardeşine ne hediye alacağını soruyordu. "saat al" dedim ve hatta saati tarif ettim, simsiyah bi saat. "niye yalan söyledin o çocuğa?" diye sorduysam da cevap vermedi bomboş istiklal caddesinin karanlığında kayboldu.






8 Kasım 2009 Pazar

herkes kendi yatağında...

insanın başına her gün gelmeyecek, hatta bazı insanların hayatına ömürleri boyunca uğramayacak bir duygu halinden, karmaşadan geçiyorsan anlatmamalısın çünkü söz "yalan"dır her zaman. o asla bir pipo değildir ama bazen bir pipo sadece bir pipodur.
anlatmamalısın ve zaten senin imgeleminde kurgulanmış birşeye başka imgelemler katmamalısın, üstelik de tüm ilişkilerin bir yönelimi, ilişkideki tüm tarafların birbirine karşı bir konumu vardır ve birçoğumuz da bunları her duruma göre esnetecek kadar açık zihinlere sahip değiliz.

hikayeni kendin bütünle...kendi nehrini kendin çağlat.

31 Ekim 2009 Cumartesi

catharsis

---bu gece sorduğun sorulardan birinin cevabı bu----

26 Ekim 2009 Pazartesi

off we go...

görüyorsun ki artık hayat seni en beklemediğin yerlerde bile direnişe çağırıyor. bakmayı bilirsen her yerde bir direniş olasılığı, herkeste sadece direnmekle tatmin olacak bişeyler var.

A LAS BARRICADAS...

--FARMAKOLOJİ VE NÖROLOJİ DİRENİŞ CEPHELERİDİR.
--BİLİNCİNİ KULLANABİLEN İNSAN BİLİNCİNİ DEĞİŞTİREBİLEN İNSANDIR (HEMEN ÖZNE..HEMEN!)
--BİLİNCİ DEĞİŞTİRMEK İÇİN BİLİNCİN BİLGİSİNE SAHİP OLMAK ELZEMDİR.
herşeyin fiziksel ve kimyasal olduğunu kabul ettikten sonra tarihin maddeden farklı bir işleyişi olduğunu kabul etmek tutarsızlık değil mi?
belki doğada sistemler nasıl değişiyorsa,tarihte da aynen öyle değişiyordur.

no doxa!

Nothing we can perceive of our environment is a direct grasps full reality, what we perceive is a twisted understanding of a limited access to reality.

nothing we can talk of can reach beyond the boundaries of our images. But exactly are the process of those images which act in and even change the physical environment?

There we need the help of Spinoza to help us assume that nothing we can know of are more than piles of proteins synthesized and stored in brain. bunch of chemical and physical causality twisted in many levels and maintains selection for it is beneficial for all levels of substance. You are attributing fear to events because your neural processes fire differently at that time causing a protein synthesis. Your fear may become extinct through different processes which will eventually result in a better image of your self. What we refer to as substances, attritutes and modes are different mental representations through our very own subjectivism and led by the same course of nature however categorized under different paradigms in every sense. Commensurability is essential for an integration of all our knowledge on all courses of nature.

But are we sure that those processes are nomological and deterministic. Our consciousness floats in time in its own movement where we look at and see "evolution". It has taken millions of years for human understanding to come to realize the significance of time over substance in all levels.

Let's see where consciousness leads us?
Or can we lead it?

24 Ekim 2009 Cumartesi

LİMİTS

CONSCIOUSNESS IS A VESTIGIAL ADAPTATION...MAYBE NOT AS A WHOLE BUT WHO SAID CONSCIOUSNESS WAS A WHOLE ANYWAY? AT LEAST SOME ASPECTS TO IT ARE VESTIGIAL FOR SURE SINCE WE HAVE RUINED THE HELL OUT OF OUR PRIMAL SOURCES OF LIFE IN OUR ECOLOGICAL NICHES. CONSCIOUSNESS IS A VESTIGIAL ADAPTATION WHICH WILL EITHER LEAD ITS WAY THROUGH EXTINCTION OR A SOLUTION..THIS IS NOT A TELEOLOGICAL STATEMENT, IT IS PURE NON-DETERMINISM ON THE EXACT OPPOSITE.

BUT THE BASIC PROBLEMATIC ABOUT CONSCIOUSNESS IS ITS CAUSALITY WITH PHYSICAL EVENTS SINCE CAUSALITY IMPLIES DETERMINISM AND NOMOLOGY. HOWEVER SOME FUNCTIONS OF MIND SUCH AS CHOICE IS ANOMAL.

MAYBE CONSCIUSNESS IS JUST A POSSIBLE PARADOX SCIENCE TELLS US THAT EVERYTHING IS POSSIBLE AND UNUSUAL. PARADOXES EXIST IN NATURE, RIGHT? OR ARE THEY ONLY CONCEPTUAL AND IMAGINARY? OR THAT THEY LEAD US TO DOORS THAT LANGAUGE AND DISCOURSE IS THE PANDORA BOX OF ALL THE INCONSISTENCY GOING ON AROUND HERE?

THE ASSUMPTED SOLUTION TO THE QUESTION IS A MENTAL PROCESS AIMED AT "EXPLAINING" ITSELF. BY THE WAY CONSCIOUSNESS REALLY SUCKS IN GRASPING THE REALITY OF NATURE AS DISPUTED BY MANY INTELLIGENT PEOPLE. SO WHY ARE WE ANTICIPATING OUR MINDS AT THIS GIVEN TIME TO FIGURE OUT THIS PARADOX WHICH IS ABOUT ITSELF? WE WOULDN'T HAVE THE PROBLEM IN THE FIRST PLACE IF OUR MINDS HAD THE CAPACITY TO SOLVE IT.

BUT AS I HAVE TOLD BEFORE CONSCIOUSNESS FLOATS IN TİME. AND WE DON'T KNOW WHAT OTHER TIMES WILL BRING.