27 Ağustos 2009 Perşembe
oliver sacks
1 Ağustos 2009 Cumartesi
29 Temmuz 2009 Çarşamba
hoşçakal güzelim...
Yaşamın bir hak değil rastlantı olması ne kadar kötü bir gerçek. Eğer böyle olmasaydı o yaşardı. Çünkü yaşamayı hak eden biriydi. Güzellikleri takdir edebilen, zihnini ve ruhunu değiştirmekten korkmayan, düşüncelerinin gerektirdiği adımları cesaretle atabilen insanlar yaşamın hakkını veren insanlardır. Duygu bu insanlardandı.
Bir gece yarısı denizi izlemekle yetinmeyip kendini çırılçıplak yüzmeye bıraktığında kimse şaşırmadı.
“Duygu işte…” Onu tanıyan herkes en az bir kez gülümsedi. Duygu bir eylem yapmadı, bir şeyleri protesto etmek için soyunmadı, kimseye bir şey kanıtlamaya çalışmadı. O sadece “öyle istedi” ve “öyle yaptı”. Karşısında polisleri ve kameraları bulduğunda bir Bertolucci karakteri gibi en ufak bir tereddüt göstermeden, kendini saklamadan, telaşa düşmeden, utanmadan çırılçıplak ayakta durdu.
“Siz üzerindeki bu giysiler olmadan insan değil misiniz?”
O giysilerin arkasına saklanıp cinayet işleyenler, işkence yapanlar, tecavüz edenler yine o giysilerin arkasına saklanıp tüm bunlar yüzünden kahraman ilan edilenlerin çoğu gerçek bir çıplak bir kadını ancak para, nikah ya da şiddet yoluyla görebilirler. Bu üçünü birden kullansalar bile tırnağına dokunamayacakları bu kadının çıplaklığını, üstelik de çıplaklığından utanmamasını açıklamak için başka bir kategori lazımdı. “Gerekirse seni tedavi de ettiririz.” Öyle ya eski bir numaradır bu; kelepçe olmazsa deli gömleği…Herkesi hapsedecek bir yer, herkesi tıkacak bir kategori bulunur elbet.
Elbette ki bayağılık, çiğlik, çirkinlik saçarak çarklarını döndürenler bu fırsatı kaçırmadılar. Onlar için “Çıplak bir kadın” asla sadece çıplak bir kadın olmadı çünkü tıklanacak memeler, resim altına yapılacak yorumlar dolaylı da olsa para demektir. Bu salyaların ölüm karşısında bile zerre kadar saygıyı esirgemek bir yana daha da çok saçılması, o resimlerden dolayı kaybettikleri onca davadan hiç bahsetmeyip basmakalıp bir “alkolik, ilgi yoksunu, kişilik sorunları olan kayıp genç” stereotipi çizme çabası ve yine o resimler, mutlaka o resimler.
“Ben özgürüm”
Demişti di mi? Dün o resimlerin altına “özgürsen ben de sana tecavüz etmekte özgürüm o zaman” yazarak yorum yaptığını sananlar, bugün “kendi düşen ağlamaz” diyerek metafor parçalıyorlar. İçinde iyiden güzelden yana bir kırıntı bile olmayanların özgürlüğü sadece kötülüğün serbest kalmasıdır. Ne adaletsiz ki onlar yaşamaya tüm çirkinlikleriyle devam ediyorlar.
“Bir insanın giysilerini çıkarması bu kadar mı sorun olur?”
Giysilerinden başka bir şeyi olmayanlar için olur işte. Kurallarını, yasalarını, düzenlerini tüm çürümüşlüğü ve akıl dışılığıyla olduğu gibi koruma saplantısında olanlar için olur. Ve o zaman üniformalara karşı çıplaklık, çirkinliğe karşı güzellik, çürümüşlüğe karşı tazelik, katılığa karşı değişim, korkuya karşı cesaret, somurtkanlığa karşı coşku, yasaklara ve kurallara karşı ise doludizgin yaşam olur. Ancak o zaman bir çıplak kadın, “sadece bir çıplak kadın” olur.
Tüm çıplaklığın, cesaretin, yeteneğin, güzelliğin, coşkunla, o güzel aklınla, yürekli yüreğinle yaşamayı sonuna kadar hak ediyordun sen. Ne kadar iddiasız, ne kadar da mütevaziydin bunca değer taşıyor olmana karşın. Ardından herkes söz birliği etmiş gibi “kendinden başka kimseye zararı dokunmadı ” dedi. Hafızamı zorladım ve incittiğin, kızdırdığın kimseyi hatırlamadığımı fark ettim. İncinmekten, yaralanmaktan, değişmekten korkmadan ama kimseyi incitmeden kucakladığın yaşama o kadar yakışıyordun ki birçoğumuz ölümünün gerçekliğini hala kavrayamıyoruz.
Ama dünya dönmeye devam edecek. Bir gün gelecek ve artık ağlamayacağız. Hepimiz kredi kartı ekstresi öder olduk, kimimiz birilerini işten çıkardı, bazılarımız kendimizi daha büyük toplamlar üzerinden var etmeye çalıştı. Aynada kırışıklarımızı saydık, bazılarımız her sabah tartıldık, düzenli ilaçlar kullanmaya başladık. İnanmadıklarımıza inanmaya, inandıklarımıza inanmamaya ama hep daha az inanmaya başladık. Bazılarımız aramaya, bazılarımız bulduğumuzu sanmaya devam ettik. Her gün biraz daha ciddi, daha soğuk, daha mutsuz, daha yorgun bir ortalamaya düştük. Değişmeye, dönüşmeye, düşmeye, çıkmaya, uğraşmaya, çalışmaya, bıkmaya, belki daha az ağlamaya ama mutlaka daha az gülmeye devam edeceğiz.
Kimimiz birazcık daha, kimimizse biraz daha uzun süre boyunca yaşlanacağız. Ama sen hep 27 yaşında kalacaksın, kimimizin aklında simsiyah saçlı bembeyazlığınla, kimimizin aklında sahnede upuzun sarı saçlarınla ama her zaman böyle gencecik, böyle yürekli, böyle coşku dolu, böyle yaşama hazır, böyle yaşama yakışan halinle. Ama zaten sen hep böyle kalacaktın… belki seni tanımayan kimse inanmaz buna ama öyle kalacaktın.
14 Haziran 2009 Pazar
26 Mayıs 2009 Salı
rüya IV
Yine de rüyalarım sanıyorum ki biraz geriden takip ediyor. Newroz, ben ve bir misafir evimin yakınındaki caddeden yukarı doğru yürüyerek pastane arıyoruz. O sırada ben fırının yanında fırıncıların masa atıp çay içtikleri köşede bir tezgah görüyorum, kaldırımın kuytusunda yalnız başına bir pastane tezgahı, un kurabiyeleri, içi reçelli üstü çikolatalı kuru pastalar. Herşeyiyle çok eskiye ait, hafif paslanmış parlak tenekeden camekanın arkasında üçer raflı iki bölme, bir yanda tuzlular diğerinde tatlılar. Sokağın ortasında öyle geçmişten gelmiş, öyle garip duruyor ki newroz ve misafir yürüyüp giderken önünde kalakalıyorum, bu kadar eski, bu kadar geçmişten olmasını hayran hayran izliyorum ve 5 lirayı son gördüğüm zamanı düşünüyorum. Avşa'daki yazlık fırınlardan birinin yine aynı böyle olan tezgahının üstüne saymıştım bir sürü 5 lirayı. Epey eski bir anı olmalı çünkü sonrasında hatırladığım ilk makul para 100 lira ki kendisi ilkokula başladığımda günlük harçlığımdı. İşte o tezgahın karşısında fırının kapısına yaslanmış kardeşimle harçlıklarımızı birleştirerek aldığımız ve bisikletle gittiğimiz deniz kıyısında yediğimiz poğaçaların, içinde ne olursa olsun şimdi koşa koşa işe ve okula yetişirken aldığım poğaçaların yanından bile geçemeyecek güzellikte olduğunu, pastane denilen mekanlarda satılan daha albenili ve daha avrupalı pastaların, anneyle alışveriş sonrası gidilen pastanelerdeki beyaz plastik kaplardaki spangle ile limonata lezzetine asla erişemeyeceğini düşünüyorum.
Sonra yaslandığım kapının ardından bir kadının çığlığını duyuyorum. Kapının ardında olanları görmüyorum ama biliyorum ki orda bir kadınla bir erkek tecavüz oyunu oynuyorlar, gerçek bir tecavüz yok. (bundan sonrasını anlatmak bilmeyene lost anlatmaktan hallice) Ben daha önce, çok eskiden o kapıya yaslanmış, aynı çığlıkları duymuş ve gerçek sanmışım bu yüzden de şimdi hatırlamadığım epey karmaşık işlere sebep olmuşum. Ama o anda o zamana geri gidiyorum (ya da onlar geliyor) işlerin öyle olmadığını anlıyorum. Lost'taki kurgular gibi birşeye birinin tanık olması, sonra aslında onun ne olduğu ve bunların zamanlararası olması gibi, epey karışık.
Yolculuk eden ben miyim, onlar mı?
24 Mayıs 2009 Pazar
23 Mayıs 2009 Cumartesi
Because some matters are not for you to decide, they are for you to think on them.
Some examples to this condition;
1. "Is there a god?" is one of the wrongest questions asked by all the people beceause what it asks about is impossible to define. If I believe in a god which creates blooming I am believing in something subtle, that is my subjective definition of the concept of "god" and it surely has an objective existence. But it doesn't allow me into a belief in a god which sits upon the sky judging people and contemplating punishments for the sins they commited neither gives me right to decide on that definition of the god is not sensible. Experience is our primary source of knowledge and it is fully subjective and indefinable. You cannot dismiss any experience based on your own experiences. Therefore you cannot reach to a conclusion on whether the spiritual experiences told by people are metaphysical and non existant.
--to be continued--
22 Mayıs 2009 Cuma
esrar ve kültür
O yüzden de bir yüzyıl öncesine kadar toprağa bağlı yaşayan, o toprakta yetiştireceklerine kendi aklı ile karar veren ve o aklı nasıl kullandığı ile ilgili çoğunlukla cezalandırılmamış insanlığın yarattığı kültürlerin torunlarıyız. Biz yediklerimizden aldığımız molekülleri vitamin, kozmetik veya uyuşturucu diye sınıflandırnadan önce çok uzun bir tarih boyunca ürettiğimiz değelerin bir kısmını değiştirilmiş bilinç durumlarında ortaya koyduk. Tanrıyla birleşmek,varlığın sırrına ermek için, daha iyi savaşmak, açlığa karşı daha dayanıklı olmak için veya cinselliğimize büyü katabilmek için kullandığımız bitkilere uygarlığımızın da bir kısmını borçlu olduğumuz çok açık. LSD'siz bir Timothy Leary, meskalinsiz bir Aldous Huxley ya da esrarsız bir Bob Marley'nin aynı yaratıcılığı gösterebileceğini öne sürmek bu yaratımları bütünüyle madde kullanımına atfetmek kadar abesle iştigal. Kaldı ki insanlık 8bin yıldır bilinç halini değiştirmenin yollarını biliyor, dumanı ve kafası olmayan hiçbir inanç sistemi yok, modern ordular da dahil askerlerinin daha iyi savaşması için eksojen bir madde kullanmamış hiçbir ordu gösteremezsiniz.
Yasaklardan bazıları herşeyin siyah beyaz olduğu son kerteye gelene dek çok mantıksız olmayabilir. Ama bugüne dek kimseyi öldürmemiş ve hatta bazılarını tedavi etmiş bir bitkinın topraktan çıkmasını yasaklarken 3 yaşında çocuklara beyne hasar verdiği çok iyi bilinen bir labaratuar ürününü doktor eliyle sunmak mantıklı değil.
--devam edecek--
14 Mayıs 2009 Perşembe
Huzur'dan (Tanpınar)
rüya -I
Bir şekilde benim olmayan bir eve giriyorum. Bahçeşehirde ve tüm Bahçeşehir evleri gibi özenli ve sıkıcı bir salonda televizyon karşısında pijamalarıyla hitler, pinochet ve mussolini üçlüsünü buluyorum. Yıllardır burda saklanıyorlarmış (o aralar pinochet'nin yargılanması tartışılıyordu). Herhalde birkaç liseli öfke cümlesi savuruyorum ve evden çıkıp onları ispiyonlamaya gidiyorum.
Yakalanıyorlar ve hakettiklerine kavuşuyor olmalılar ki rüyanın sonraki kısmında bu sefer televizyon karşısında olan benim. İstiklal Caddesi'nde onbinlerce insan faşizme karşı yürüyor ve ellerinde benim fotoğraflarımın olduğu dövizler, pankartlar var. Kahraman olmuşum.
"Keşke bunu daha gürültüsüz halletseydim" diye düşünüyorum "Şimdi sokağa çıkamayacağım, herkes beni tanıyacak"
rüya III
Bir yerdeyiz. Çok büyük bir yer, ayrı ayrı binalar, kampüsümsü. Zaten bilimsel bir amaç için ordayız sanırım. Kongre değil ama çünkü mülakatlar yapılıyor ve uzun formlar dolduruluyor. Geçmişimizi anlatıyoruz ama akademik olmayan ayrıntıları da. Nerden geldiğimizi, çocukken ne oynadığımızı soruyorlar. Benim mülakatım yapılırken odada bir çocuk var, aynı yerlerden geldiğimizi söyleyip bana yaklaşmaya çalışıyor. Hatta yaklaşıyor da, elimi tutuyor, saçımı okşuyor, kolunu omzuma atıyor. "Defolsana" demiyorum, "sen ne yapışık bi organizmaymışın" demiyorum. Hoşuma gitmiyor ama tedirgin de olmuyorum. Yokmuş gibi davranıyorum.
Newroz'un mülakatı benden önce bitmiş ve o sırada bir arabamız var, mıncık, newroz ve ben beraber gelmişiz o arabanın içinde. Mülakatım bitince kapıya çıkıyorum ve newrozu arıyorum, sınıftaki kızlar ordakilerden birinin arabasıyla gidecekler, beni de çağırıyorlar. Newroz beni kapıda beklememiş ama ben budalaca bir saflık içindeyim. "Şu aşağıdaki kavşağa ineyim beni ordan alacak" diyorum. Hakikaten de birazdan Newroz'un arabası görünüyor ama bana geleceği yerde başka bir yola sapıp kayboluyor. "Seni almadı işte, o yoldan buraya geri dönülmez bizle gel" diyorlar ama ben budalalığımı sürdürüp beklemeye devam edeceğimi söylüyorum. Üstelik de etraf gitgide ıssızlaşıyor.
Böyle bir reddetmek, öfkelenmek bilmez bir budalaydım işte rüyamda. İşin ilginci uyanır uyanmaz çok öfkelendim. Daha da ilginci rüyayı ona anlattığımda Newroz'un büyük bir ciddiyetle "O yoldan dönüp gelecektim biraz sonra" demesi. Gerçek hayatta.
12 Mayıs 2009 Salı
morning glory/sabah sefası/ipoemea


geçen sene yamuk yumuk bi tohumdan en alttaki resimdeki gibi filizlendi.Sonra böyle çiçekler açtı, sadece mor çiçekli olanın resimleri var ama mavisi ve beyazı da vardı. Yukardaki hale gelmeleri 2 ayı anca geçmiştir herhalde.
Kışa yaklaşırken kurudu ama hala oraya buraya dolanmış ölü dallarının üstünde tohumlar var, birkaç yerde de filizlenmişler.
10 Mayıs 2009 Pazar
kedilerin bilime katkısı
Kediler ne güzel hayvanlar. Asırlardır insana bacak kadar bile olmayan tüylü şapşal bir hayvan tarafından parmakta oynatılmanın nasıl birşey olduğunu öğretiyolar.
Ama sadece bunu öğretmiyorlarmış meğerse. Meğerse kedi çişi fareler için çok etkili bir travmatik uyaranmış. Bu sayede fareler, bazı insanların felaketlerden sonra yaşadığı travma sonrası stres bozukluğu(TSSB) belirtilerini gösterebiliyor ve en önemlisi insanlar için faydalı olacağı düşünülen maddelerin etkinliği üzerlerinde deneniyor.
TSSB'nin hayvanlarda modellenmesinin ne kadar zor olduğu düşünülürse tüm travma mağdurları ve profesyonelleri adına kedilere çişleri için teşekkürlerimi sunuyorum.
7 Mayıs 2009 Perşembe
ka'ya
sekizde sefa yedide vefa olmaya zinhar
altı ile beş dört ile hiç başa çıkılmaz
üçün ikisi terk ede gör taa kala bir yar"
son günlerde vermiş olduğum zahmete karşılık bu şarkıyı tüm notalarıyla birlikte benden mütevazi bir armağan olarak kabul etmesini istiyorum...
hepsini ben yetiştirdim
6 Mayıs 2009 Çarşamba
tilki, kirpi ve yunus emre
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise"
Bilgi ile bilgelik arasındaki fark çok şey bilen tilki ile tek ama büyük birşey bilen kirpi arasındaki farktan daha fazla.
Yunus Emre herhalde bugün yaşayan ve internet kullanan herkesten daha az şey biliyordu dünya ve hayat hakkında. Birçoğumuzun ne kadar öğrenirse o kadar uzaklaştığı bir doğruyu ise bugüne dek üzerine milyonlarca satır yazılsa bile kimse onun kadar vurucu ifade edemedi.
"Ben...", "Ama ben...", "Peki ben..." diye başlayan her cümleden sonrasına anahtar olması dileğiyle...
5 Mayıs 2009 Salı
mikuriya'dan
Cannabis is leading the way for a more holistic type of medical care, a general revolt against corporate rationed care and traditional pharmaceutical company approaches to medicine. Patients use marijuana to get off toxic drugs. They find fellowship in compassion clubs. They find empowerment in fighting against prohibition, standing up to police and demagogues. Our opponents can threaten our freedom, but they can't kill our spirit.(2001)
puslu tarih atlası
Osmanlı bir bütün olarak üzerinde en tutarsız tartışmaların döndüğü tarihsel olgulara yataklık ediyor. Çarıktan, festen, padişah diktasından, kız çocuklarının okula gönderilmemesinden, okula gönderilen çocukların mahalle mekteplerinde falakaya yatırılarak soldan sağa yazmayı öğrenmesinden, en kabaca en kısaca "cehalet"ten kurtulmamızı ders kitaplarında sevinçle kutlanmış halde öğreniyoruz.
Osmanlı gerçeği ile bu gerçek başlığı altında kağıtlara yeni harflerle yazılanlar arasındaki boşluğu "biz aslında en düşmüş halimizle bile tüm dünyadan, batıdan, herkesten üstünüz" diye sayıklayarak kapatmaya çalışıyoruz.
Belki bunun miladını daha gerilerden, mesela 1908'den almak gerekiyor. O tarihten beri savaşlar, devrimler, darbeler, iç savaşlar ve kanlı/kansız başka çatışmalarla sürüp giden hesaplaşmaların merkezinde "gericilik" ve "ilericilik" kulvarları her daim baki.
Tarihi sürekliliğinden koparmasaydık şimdi bu kadar gerici, bu kadar körüne ilerici, bu kadar reddedici, bu kadar sahiplenici, bu kadar kimliksiz, bu kadar fragmante olur muyduk?
Puslu Kıtalar Atlası 35 baskı yapmış. Ama hayır bu soruya cevap vermek gibi bir iddiası olmamış. Okuyanı elinden tutmuş 300 yıl öncesine, topkapı surlarından ötesinde eşkiyaların gezdiği, Galata'da dünyanın her yerinden koparılmış esirlerin bu şehrin bir parçası olmak üzere satıldığı, Haliç kıyılarına korsanların yanaştığı, çok kültürlülüğün, çok kimlikliliğinin ve hatta kardeşliğin tanımlanmasından çok önceleri 72 miletten insanın cirit attığı bir İstanbul'a götürmüş.
Ve orda tarih bilgisinden daha değerli bir şeyler var. O tarihin öznesi, nesnesi olmuş insanların zihinleri, Descartes'a kafa tutan deneyimleri, beyaz önlüksüz ve gözlüksüz yaptığı elkimya deneyleri var. Sarayda öldürülenlerin cesetlerini çalarak anatomi atlası hazırlamaya ömrünü vakfeden, yaklaşan kıyameti engellemek için zamanda geri dönmeye hırslanmış bilim insanları var. Şimdinin gözleriyle bakıp "fantastik" ya da "büyülü gerçekçilik" diyebileceğimiz tüm öğelerin o zamanın dokusu, o zamanın aklı içinde "gerçek" olduğunun şaşırtıcı ve aydınlatıcı vurgusu var.
Marquez batılı eleştirmenler tarafından büyülü gerçekçilik akımının öncülerinden sayılıyor. Oysa kendisi Yüzyıllık Yalnızlık'la ilgili "Benim yaşadığım yerlerde bunların hepsi gerçekti" diyor.
Dün vitaminlere inanırdık, bugünse antioksidanlara inanıyoruz. Bir atomun içinde nelerin döndüğüne ve nelerin dönmediğine, öğrenmenin beyinde yol açtığı protein sentezine, yerin yedi kat altındaki ateş toplarına ikna olduk. Bugün inandıklarımızdan bazılarını hiç görmedik, duymadık, dokunmadık, birçoğunu da pek azımız gördü ve geri kalanlarımız onlara inanıyoruz. Kollektif olarak güvendiğimiz insanlar söylediği ve başka güvendiğimiz otoriteler de onayladığı için "bilmiyor ama inanıyoruz". Gerçekliğimiz bugün de inandıklarımızın toplamı. Pozitivizm bu anlamda sadece "ne koşullar altında inanmamız" gerektiğini söyleyerek birçok alanda "bilinebilir" olana sınırlar çizdi.
300 yıl önce güvendiğimiz insanlar bize uzak denizlerdeki kayalıklarda deniz kızlarının şarkı söylediğini söyleyecekti ve biz de gerçekliğimizi deniz kızlarının da olduğu bir dünyada şekillendirecektik. Belki belki kimbilir.
---to be continued---

